24 09 2013

Umudun, Direncin ve Dağların Ozanı; Ahmed Arif

Kerkük'lü Türkmen bir baba ve Kürt kökenli bir Anadan olma Ahmed Arif, 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da doğdu. Asıl adı Ahmed Önal’dır. Ortaokulu Şanlıurfa’da, Liseyi Afyonkarahisar’da yatılı olarak okudu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisiyken iki kere meşhur TCK 141'ye muhalefetten tutuklandı. 1940-1955 yılları arasında değişik dergilerde yayınladığı şiirlerinde kullandığı kendine has lirizmi ve hayal gücüyle Türk edebiyatındaki yerini aldı. Türkçe’yi en iyi kullanan Şairlerdendir. 

Şiirleri; Beraber, İnkılâpçı Gençlik, Meydan, Militan, Kaynak, Seçilmiş Hikâyeler, Soyut, Yeni a, Yeni Ufuklar, Yeryüzü dergilerinde yayımlandı. 


Şiirlerinde ezilen insanlardan yana kesin tavır koyarak, hayatın karmaşası/kuşatması altında yeryüzüne dağılmış tüm ezilenlerin/mazlumların/ötekileştirilenlerin kardeşliğine özel vurgu yapmıştır. “Hasretinden Prangalar Eskittim” adlı kült kitabı 1968'de yayınlanan şair, Ankara'da yalnız yaşadığı evinde 2 Haziran 1991’de geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. 

Toplumcu gerçekçi şiirimizin sayılı/saygın ustalarından birisi olan Ahmed Arif, yaşadığı Coğrafyanın aydın sorumluluğunu/duyarlılığını üzerinde taşıyarak, halk kaynağındaki oral/özgün sesini yitirmeksizin, lirik, epik, ve koçaklama tarzını kusursuz bir kurguyla kullanmış, özgün, tutkulu, ezgisel, çağdaş şiirler yazmıştır. Adalete, eşitliğe, kardeşliğe olan sarsılmaz umudunu/özlemini yalınlık ve gerçeklikle harmanlayarak lirizmle birlikte başarıyla yansıtmıştır… 

Yılda ortalama dört baskı yapmakla birlikte, Şiir kitabı olarak Türkiye'de en çok basılan kitaplar listesindedir. Ahmet Kaya, Cem Karaca, Edip Akbayram, Zülfü Livaneli, Fikret Kızılok gibi birçok Sanatçı tarafından şiirleri bestelen Şairimiz, yazdıklarıyla hâlâ Türkiye gençliği üzerine mührünü vurmaya devam etmektedir… 

Ölümünden sonra yayınlanan Şair dostlarına yazılmış mektuplarının yanısıra, yarım kalmış ve kitap olarak gün yüzüne çıkarmaya fırsat/vakit bulamadığı şiir eskizleriyle, O’nun şiirsel kimliliğin altyapısını ve beslendiği kaynakların anlatıldığı başlıca eserleri şöyle sıralayabiliriz; Cemal Süreya'ya Mektuplar (1992) ve Yurdum Benim Şahdamarım (2003) Ahmed Arif ve Şiirini Besleyen Kaynaklar, Ahmed Arif’in Asi ve Mahzun Şiiri ile Ahmed Arif'in Türk Şiirindeki Yeri Üzerine Bir Deneme (2009) . 

Şiir dilinin incelenmesinde temel alınacak kavramlar şunlardır; 
1-İletişim ve işlev açısından 
2-İnsan açısından 
3-İçerik ve öz açısından 
4-Sunuluş açısından 
5-Kalıcılık açısından** 

Alıntıladığım bu genel kavramları şiirlerine ustalıkla yedirmiş olan Ahmed Arif, zorlu ve mücadeleyle geçen yaşamı boyunca göğüs gerdiği, onulmaz acılarını, dilsiz hüznünü, direngen umudunu, yazdıklarına gösterişsiz ve anlaşılır/sahih bir dille yazıya aktararak, kendi poetikasını oluşturmasını başarmış ender Şairlerdendir. 

Çukurovam, 
Kundağımız, kefen bezimiz 
Kanı esmer, yüzü ak… 

Şiirin ana gövdesini/özünü oluşturan imge (hayal-imaj) , söylenmek istenileni benzerlik ve anıştırmayla çarpıcı bir şekilde anlatma sanatı olduğuna göre; emeğin ve sömürünün kol kola gezdiği bu bereketli toprakları kundak ve kefen gibi reel bağlamından soyutlayıp, doğum ve ölüm gibi keskin bir gerçeklikle benzeştirmesi/kıyaslaması imgenin şiirine nasıl bir ustalıkla yedirildiğini/serpiştirildiğini ve okuyucuda/dinleyicide derinlikli bir algı/tefekkür dünyası oluşturduğunu göstermesi açısından bir hayli ilginçtir… 

Başım gözüm üstünesin 
Suskum, avazım üstüne... 

Dil şairin ekmeğidir. S/öz suyudur, tuzudur. Toplumun asla yüz vermeyeceği, günübirlik, lümpen, entel, yoz ve müstehcen kelimelere Şair kesinlikle yüz vermemelidir. Yarınlara kalıcı eserleri miras bırakabilmek için, yılların onca acımasızlığına, hoyratlığına ve mimlenmişliğine direnebilecek has kelimeleri bilge bir telkari titizliğiyle özenle işlemeli, onu insan/toplum yararına kullanmalıdır. Bu nedenle yazmak, her daim soylu bir eylemdir ve insanlık kalesinin inşasında çok önemli yapı taşlarından biridir. Bu yalın gerçekliğin farkındalığıyla şunu söylemek abartılı olmasa gerektir; gözlerimizi, kulaklarımızı ve bireysel algılarımızı tersyüz ederek, beynimizin karanlık kıvrımlarına “usta” diye dayatılıp sokulmaya çalışılan nice şair müsveddesi vardır ki, zamanla adları bile hatırlanmaz olmuştur… 

Lo ben seni hapislerde sevmişim, 
Ben seni sürgünlerde. 
Yurdum benim şahdamarım... 

Ahmed Arif’in şiirsel duruşu denince ahlâka dayalı bir isyanın edebi temsilini görürüz sanki. İsyan ahlakı olan ve bu ağır sorumluluğu onurluca sırtlanan, öznel ve takdir edilesi başkaldırısında -bizim gibi- alelâde Anadolu insanının, saf, temiz, kirlenmemiş duygularının Egemenlerce/despotlarca suiistimal edilmesini istemeyen ve bunu edebi bir biçimde kelamına yansıtan, Anadolu aynası... Yüreklilik, ezilmeme, eşitlik, hasret, sabır, metanet ve tüm olumsuzluklara karşı sabırla direnerek var olma savaşımı vermenin, yazınsal varlığını sürdürme telaşının adresidir O… İdeoloji sahibi olmasına rağmen asla bir ideolog gibi yazmamıştır. Sanatçı duruşuyla, kendi kuşağıyla birlikte 68-78 kuşaklarının memleket ve halk sevgisini, isyancı ruhunu ve başkaldırı etiğini simgeler gibidir...
 
Duru bir Türkçe kullanımının yanında, şiirlerinde seçmiş olduğu kimi kelimelerin Arapça, Osmanlıca ve Farsça kökenli kelimelerden oluşması genel okuyucu kitlesince anlaşılmasını zorlaştıracak bir handikaptır. Edebi verimlilik babında düşünülürse takipçilerine/sevenlerine karşı pek cömert olmadığı söylenebilir.
 
Şiirin bir okulu olsaydı eğer, Ahmed Arif bu okulda “Şiir Felsefesi” alanında/branşında kesinlikle ders verirdi! 

Seni bağırabilsem seni, 
Dipsiz kuyulara, 
Akan yıldıza… 

O’nun sesli şiirleri de, gündelik konuşmasıyla birebir örtüşür mahiyettedir. Şiirlerinde hiç bir zaman kuru söyleve düşmeksizin nevi şahsına münhasır, şiir diline en uygun yapıyı kurabilmiş ve mısra düzenini buna göre oluşturmayı başarmış bir Şairdir. Söz sanatlarını, kelime oyunlarını, zoraki Uyak arayışlarını hemen hemen hiç kullanmaz. Mısralar arası imgelerle bir sezgi sağnağı oluşturur belleklerde, Duygular Kar –fırtına- boranlara dönüşüp yağıverir üstünüze. Kısa aralıklarla ve ard arda donattığı dizeleri hiç zorlamaksızın önünüze serer. Son vuruş/ana mesaj derinlerde bir yerlerde saklı gibidir. Sabırla olgunlaşmayı bekler, sakin ve kararlıdır. Kendine bir çatlak/damar bulduğu anda gün yüzüne çıkar, Anlatımıyla, şiirinin özü arasında daima bir özdeşlik bulunur. Sözlü kültürün yaygın olduğu Kürt geleneğindeki Dengbej/Klam kültüründen beslendiği aşikârdır. Epik/Destansı şiirlerin arka planında bu kadim geleneğin belirgin etkileri sezilir. Deyişlerinde sıklıkla kullandığı “Dağ” metaforu ise ayrı bir yazının konusu olabilecek kadar geniş ve incelemeye değerdir… 

Ölüm bu, 
Fıkara ölümü 
Geldim, geliyorum demez… 

Maden ocaklarına iner bazen , Dünyanın bir ucunda despotlara karşı meydanlara çıkıp direnmemizi ister ansızın , Üşenmez, elimizden tutarak sınır köylerine misafir eyler bizi nazlı bir seher vaktinde , Sol yamacımızda özenle korumamız gereken katıksız umudu söyler avazınca , Habil ve Kabil benzeri olmayan sahih bir kardeşliğin altın anahtarını anlatır iyi çoçuklara , Gerçek düşmanın kim olduğunu gösterir ve onu iyi tanımamızı ister Baharı görüşmecisinin yolladığı taze yeşil soğanın dallarından tanır bir bakışta , Memleketin gerçek sahibinin halk olduğunu tek mısrayla ispatlar Katıksız bir yiğitliği anlatır gencecik kuşaklara, korkusuzca ve onurlu , Evrensel bir barış ümidini dillendirir mısralarında İmanı ve inancı anlatır yer yer Dört duvar ardında mahpus bile olsa devrimci bir direnci nakşeder zihinlere , Sevdasını dillendirir yarı mahcup ama tedirgin bir bekleyişle , Yurdunu anlatır, yokluğun alınyazısı gibi yakalara yapıştığı doğduğu o kıraç toprakları Kadim yoksulluğunu dillendirir içresi yanarak ve biraz utangaç … 

Destansılık, onun şiirlerinin temel paradigmasıdır. Yarım yüzyılı geride bırakan bir geçmişe sahip olan bu orijinal şiirler, haslığını, hakikiliğini, heyecanını günümüzde de korumaktadır. Ürperten coğrafyamızın Doğu-Güneydoğu yakasında kalan sınır boylarının, Dağlı Aşiretlerin, uzak Köylerinin yerel/otantik motiflerini alıp Anadolu türküleriyle aynı potada sentezler. Urfa'lı Nazif'i, Köroğlu'na, Pir Sultan Abdal'ı, Bedrettin'le kucaklaştırır. Anadolu özelinde tüm insanlığı, her türlü engellemelere/zorbalığa rağmen ısrarla sevgiye, umuda, onura, barışa ve direnmeye çağırır; sımsıcak selamlar yollayarak, gözlerinden öperek, çıldırasıya severek… 

Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır 
Üşüyorum, kapama gözlerini... 

Ahmed Arif’in neden daha fazla şiir yazmamış olduğu sorusu hep tartışma konusu olmuştur. Evet, çok yazmak bir ölçüde şairin üretkenliğine işaret edebilir. Ancak; çok söz bazen de anlamı/konuyu/temayı sıradanlaştırabilir. “Sözün fazlası molozdur.” kavlince az söz, az şiir, ama öz ve mükemmel bir şiirin peşinden koşmuştur Şair. Bilinçli bir tercihin ürünü olan bu yaklaşım tekniğini edebi kısırlık olarak görmek isteyenler, bozuk plak gibi aynı nakaratları allayıp süsleyip piyasaya sürerek üretken olduğunu varsayanlar, dağların, ovaların Şairi Ahmed Arif’ten ders almalılar biraz. Zira O, Kendine has kokusunu en sert rüzgârlara bile direnerek, gelecek kuşaklara/yarınlara tüm zorluklara/badirelere/yasaklamalara rağmen inadına taşımasını bilmiştir. 

Körü körüne bir taklitle gününün popüler şairlerine öykünmemiştir. Dilini, yerelden ulusala, ulusaldan evrensele büyük bir kabiliyetle aktararak, uzun soluklu şiirsel yolculuğunda gideceği yönü, mesafeyi ve muhtemel riskleri hesaplayarak düzene oturtmuş, o güne kadar pek denenmemiş özgün/yalın/rasyonel bir rota çizebilmiştir kendisine. Sonrasında kaleme aldığı her yeni şiirini bir önceki şiirinden daha olgun bir tatla okuyucularına sunmasını bilmiştir… 

Şiir ki, halkın yalınkılıç diliyle söz tarlasını harman yerlerine yığarak, tahrip gücü yüksek sözcükleri/kelimeleri usulca toplamaktır. Buğdayın una çevrilişidir biraz da. Dolambaçlı, çetrefil ve zifiri karanlık bir yolda, el yordamıyla yürümeye çalışmak her daim cesaret ister ve bu yiğit şairlere has bir tutumdur. Çünkü Onlar, örülmüş karanlıklara/tuzaklara karşı toplumun el fenerleridir. Yorgun düşmüş, biteviye umutsuzlukla kıvranan, acılar ve yokluklarla sınanan/boğuşan bir halkın öfkeli gözlerindeki yaşamsal ışıktır... 

Bu toprakların yetiştirmiş olduğu mümtaz Şahsiyetlerden/Değerlerden biri olmasına rağmen hemen hemen tüm toplum gerçekliğini önemseyen şair/yazar/sanatçılar gibi yaşadığı dönemin su başlarındaki Egemenleri, Edebiyata Politik pencereden bakan eleştirmenlerce, ve Edebiyat fanusunun burnundan kıl aldırmaz pozundaki kimi kalem erbaplarınca yeterince anlaşılamayan Ahmed Arif, İktidar erklerinin sistematik/bilinçli tercihiyle nice tecritlere maruz bırakılmış, hapishane, işkence ve sürgünlerle ıslah/terbiye edilmeye ve toplum/halk muhayyilesinde varlığı itibarsızlaştırılmaya/unutturulmaya çalışılmıştır… 

Genciz, namlu Gibi… 

O’nun şiirlerinin künhüne hakkaniyetle varabilmenin sırrı, öncelikle yaşadığı zorlu Coğrafyayı önyargısızca anlamaktan geçer. Bireyi olduğu Türkiye Toplumunun bütün gerçeklerini/sıkıntılarını sahici mısralara döküp somutlaştırmıştır. Az yazmış fakat yalın/öz söyleyişi benimsemiştir. Çeşitli konularda şiirler üretmesine rağmen, kardeşlik, aşk, ölüm, hasret, barış, zulüm ve yokluk temalarına yoğunlaşmıştır. Bu bakımdan işlediği temalar/konular gereği, içerisinde yaşadığı Türkiye toplumu O’nu kendinden biri olarak görmüş ve yürekten benimsemiştir. Şiirin mevzu bahis konusu olduğu tüm edebi ortamlarda hâlâ onun şiirlerinin anılır/söylenir olmasının arka planındaki bu organik bağı es geçmemek gerektiğini düşünenlerdenim… 

İçerisinde öznel/subjektif kriterleri barındırma riskiyle birlikte özetlersek eğer; O’nun şiir tekniği/duruşu hakkında ana başlıklar halinde sıraladığım aşağıdaki tespitlere/varsayımlara ulaşmamız mümkündür. Tabiî ki bu kişisel tespitlere eklemeler yapılabileceği gibi, kabul edilmeyeceklerinde olabileceği ihtimalini göz ardı etmeden; 

1-Kurulu düzene asla entegre olmamıştır. (Muhalefet) 
2-Hiçbir edebi oluşumun içinde yer almamıştır. (Özgürlük) 
3-Gözünü budaktan sakınmamıştır. (Cesaret) 
4-Geleneğe ve değerlerine bağlıdır. (Doğallık) 
5-Şahsından ve şiirinden övgüyle bahsedilmesinden utanır. (Mütevazılık) 
6-Bir piç olmaktansa, bir hiç olmayı yeğler! (Ahlakçılık) 
7-Oryantalist ve üstenci bakışlardan kaçınmıştır. (Yerellik) 
8-Düşsel değil gerçekçidir, Masalcı değil öykücüdür. (Toplumculuk) 
9-Mısra düzeni uzunca gözükse de laf kalabalığından uzaktır. (Yalınlık) 
10-Aşk kelimesinden hoşlanmaz, Sevda kelimesine vurgundur. (Sadakat) 
11-Dünya’yı Gençlerin dönüştürüp değiştirebileceğine inanır. (Devrimcilik) 

Biz ki 
Yarınıyız halkın, 
Umudu, yüzakıyız, 
Hıncı, namusu... 

Ahmed Arif'i sınırlı bir yazıyla dar bir çerçevede anlatmaya çalışmak, O'na yapılmış/yapılacak en büyük haksızlıktır. Bu katı gerçekliğin farkında olmakla birlikte, O'nun ruhunu şad etmek ve gelecek kuşaklara az da olsa anlatmak/tanıtmak için vücuda gelmiş bir değerlendirme/denemedir yukarıda yazılanlar... Çünkü O; tek ve ilk göz ağrısı şiir kitabıyla, henüz yazılmamış bir destan, dillenmiş bir ağıttır. Kusursuz/gerçekçi/özgün mısralarıyla, lümpence ortalıkta gezinen ve kendi yoz kültürlerini/beğenilerini/aykırı fantezilerini "şiir" diye geniş kitlelere empoze ederek, halkın nice kutsal değerlerini yerle bir eden, günümüz popüler/bohem/elitist şairlerinin ulaşamadığı ve asla ulaşamayacağı bir zirvedir... 

Laf aramızda, evde bizimde küçük bir Ahmed Arif’imiz var, dönüp-dolaşıp günaşırı kara gözlerinden hasretle öptüğümüz. Oğlum… 

2013/ 

KAYNAKÇA: 
* http://www.siir.gen.tr/siir/a/ahmed_arif/ 
**Prof.Dr.Doğan Aksan- Şiirdili ve Türk Şiir Dili/ Engin Yayınları Ekim/1999
 

 

 

19
0
0
Yorum Yaz